Yeni Bir Jeopolitik Eksen: Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan Savunma Paktının Stratejik Derinliği

Abdullah Ağar – Güvenlik ve Terörizm Uzmanı
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında yakın zamanda imzalanan karşılıklı savunma anlaşması, alışılagelmiş bir askeri paktın çok ötesinde bir anlam taşıyor. Bu, muazzam bir “Jeopolitik, Tarihsel, Teolojik ve Medeniyet” değeri yansıtma potansiyeline sahip, dönüm noktası niteliğinde bir girişim. Birleşik bir stratejik vizyonla yönetilmesi halinde, bu üçlü mimari, Orta Doğu’nun ve ötesinin güvenlik dengesini kökten değiştirebilecek kapasiteye sahip.
Bu ittifakın doğurabileceği girişimler, riskler ve derin etkilere ilişkin ilk değerlendirmelerim şöyle.
7 Ekim Sonrası Bir Güvenlik Paradigması
7 Ekim 2023’ten sonra yaşanan gelişmeler, Orta Doğu’da sarsıcı bir jeopolitik kırılmayı tetikledi. Ardından gelen İsrail-Hamas savaşı, daha geniş çatışma iklimi ve İran ile ABD/İsrail ekseni arasındaki en son tırmanışlar, bölgesel güvenlik ortamını kökten değiştirdi. Bu oynaklık, bölgesel güçleri yeni çözümler, taze güvenlik garantileri ve alternatif ittifaklar aramaya fiilen itti.
Ankara, Riyad ve İslamabad arasındaki savunma paktı, bölgesel iş birliğine yönelik bu uzun soluklu arayışların en somut tezahürü olarak öne çıkıyor. Bu üç ülkenin askeri, ekonomik, enerji, nükleer ve jeopolitik kapasitelerini birleştirerek, bu yapı son derece etkili, jeopolitik açıdan caydırıcı ve küresel ölçekte belirleyici yeni bir güvenlik ekseni oluşturabilir.
Ancak bu denli güçlü bir yapı yalnızca imzalarla ayakta kalamaz. Ortak bir stratejik akıl, birleşik bir tehdit algısı ve geleceğe dair ortak bir vizyon gerektirir. Bunlar olmadan, bölgenin amansız güç mücadelelerine ve vekalet savaşlarına sürüklenme riskiyle karşı karşıya kalır.
Orta Doğu’nun Ötesine Uzanan Bir Etki
Tarihsel olarak, üç ülke de -en belirgin şekilde Türkiye-Pakistan ve Suudi Arabistan-Pakistan ilişkilerinde görüldüğü üzere- güçlü ikili savunma bağları sürdürdü. Bu yeni anlaşma, söz konusu ikili bağları bütünleşik, üçlü bir güvenlik mimarisine taşıyor.
Bu ittifakın dalga etkileri Orta Doğu ile sınırlı kalmayacak. Hint Okyanusu’ndan Doğu Akdeniz’e, Kızıldeniz’den Basra Körfezi’ne uzanan geniş bir jeopolitik koridoru etkileme kapasitesine sahip. Öngörülebilir gelecekte, bu çekirdek genişleyerek başka ulusları da daha geniş bir güvenlik şemsiyesine dahil edebilir.

İttifakın Kimyası: Tehdidi Tanımlamak
Bu paktın nihai başarısı kritik bir faktöre bağlı: üzerine inşa edildiği stratejik doktrin. Savunma ittifakları doğası gereği ortak tehdit algıları tarafından şekillendirilir. NATO’yu tanımlayan temel sorulara benzer şekilde, bu üçlü pakt da hayati birkaç soruyu yanıtlamak zorunda:
İttifakın temel güvenlik yaklaşımı ne olacak?
Bu ülkeler hangi spesifik tehditlere karşı topluca hareket edecek?
Savunma refleksleri hangi stratejik çerçeve içinde şekillenecek?
Akut krizler sırasında karar alma mekanizması nasıl işleyecek?
Ortak caydırıcılığın siyasi ve askeri sınırları nasıl tanımlanacak?
Bu parametreler netleşene kadar, ittifakın geleceğine dair kesin bir yargıya varmak erken olur.
Vekalet Tuzağı: İsrail, İran ve Büyük Güçler
İsrail ve İran, bölgenin mevcut güvenlik denkleminde belirleyici aktörler olmaya devam ediyor. Bu yeni savunma paktı, kaçınılmaz olarak bu iki güç arasındaki doğrusal ve asimetrik sürtüşmeden etkilenecek.
Küresel güçlerin bu ittifakı manipüle etmeye çalışması -ya İran’a karşı Batı yanlısı bir vekalet gücü ya da İsrail’e karşı İran yanlısı bir tampon güç olarak konumlandırarak- ciddi bir risk oluşturuyor. Bu tuzaklardan herhangi birine düşmek felaket olur. “Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın, ABD, İsrail ve İran’ın çatışan çıkarlarından bağımsız olarak, sıkı bir stratejik, jeopolitik ve kavramsal özerklikle hareket etmesi son derece önemli.”
İran kadar büyük bir ülkeyle olası bir kara çatışmasının felaket boyutundaki maliyetleri göz önüne alındığında, bu üçlü ittifakın kendini gönüllü olarak böyle bir savaşın tarafı haline getirmesi son derece düşük bir ihtimal.

Gücün Sinerjisi: Nükleer Silahlar, Teknoloji ve Sermaye
Bu ittifakı gerçek anlamda emsalsiz kılan şey, üyelerinin farklı güç unsurlarının benzersiz bir şekilde bir araya gelmesi:
Pakistan’ın nükleer caydırıcılık kabiliyetleri.
Türkiye’nin muharebe doktrini, gelişmiş savunma sanayii kompleksi ve operasyonel askeri tecrübesi.
Suudi Arabistan’ın muazzam enerji kaynakları ve ekonomik ağırlığı.
Bu unsurlar, farklı coğrafyalardaki jeopolitik nüfuzlarıyla birleştiğinde, bu sinerji küresel ölçekte etkili yeni bir güç merkezi doğurabilir -ortak savunma projelerine, paylaşılan askeri üslere ve entegre operasyonel komuta yapılarına yol açma potansiyeliyle.
Sonuç: Asıl Mesele “Kimya”
Modern savaş artık yalnızca askeri donanımla yürütülmüyor; jeopolitik entrikalar, vekalet çatışmaları, bilişsel operasyonlar ve çok katmanlı güç mücadeleleri üzerinden ilerliyor. Bu nedenle, bu pakta ilişkin en kritik mesele, kendi iç kimyası.
Kavramsal bir birlik, paylaşılan bir medeniyet vizyonu üzerine mi inşa edilecek, yoksa yalnızca coğrafi bir zorunluluk mu olacak?
Bugün İslam dünyasının en büyük kayıp varlığı, Tevhid (Birlik) kavramı ve kolektif bir bilinçtir. Bu jeopolitik bağlamda Tevhid, yalnızca teolojik bir doktrin değildir; ortak bir aidiyet duygusu üreten, güven inşa eden, parçalanmayı reddeden ve stratejik bütünlüğü güvence altına alan medeniyetsel bir çerçevedir. Buna karşılık, mezhepçi bir yaklaşım yalnızca çatlakları derinleştirir, istismara davetiye çıkarır, dış müdahalenin önünü açar ve bir güven krizi doğurur.
Eğer bu ittifak yalnızca ortak düşmanlara karşı değil, paylaşılan bir medeniyet bilinci, egemenliğe karşılıklı saygı ve birlik odaklı bir vizyon üzerine inşa edilirse, bu yalnızca yeni bir savunma paktı olmakla kalmayacak -modern çağ için tamamen yeni bir jeopolitik denge ve güvenlik paradigması tesis edecektir.



